5 Aralık 2018 Çarşamba

HAYATIN İÇİNDEN



Derin bir ah çekmek isterim. Biraz olsun yürek ferahlatır. Bir türkü mırıldanırım yolumdan kıyın kıyın giderim. Gördüklerimi ve gözlemlediklerimi biraz tecrübemle harmanlayarak anlatmak isterim. Soluduğumuz havanın, yürüdüğümüz yolun, baktığımız denizin, duyduğumuz kuş seslerinin, hissettiğimiz güneşin sıcaklığı herkes için bir mana ifade ediyordur, hatta her biri ayrı ayrı mana da ifade edebilir. Her güne bir başka uyanmak ve yaşamak için manalar bulmak lezzetlidir. Bize yakışan elbette ki en temel manaya sımsıkı sarılarak gelir geçerlere çokta kendimizi kaptırmadan aynı çizgi ve doğrultuda sapmadan yürüyebilmektir.            Yeri gelecek asıl olan mananın önüne geçenler olacak ve bizi terletecektir ama yol belli yolcu bellidir. Bir saniye, bir dakika, bir saat, bir gün, bir hafta, bir ay, bir yıl. Her şeyin layığı ile yaşanması, beklenenin gelmesi çok önemlidir. Bedeli de çoğunlukla zamandır. Beklenen deyince istemsizce kafalarda canlanan bir karakter var, İsmail Abi. Yüzlerde tebessüm oluşsun biraz. İsmail Abi’nin görünüşünden ziyade karakteri hatta karakterinden de ziyade karakterlerinin içinden sıyrılıp parıl parıl parlayan sadakati vardır. Ne gemiler beklemiştir bıkmadan usanmadan. Hayatın bunca koşuşturmasında tez canlı olan her şeye inat, tahammülsüzlüklere inat beklemiştir. Gerçek üstü bir şey olduğu tartışılır ama onun kadar olamasak da en azından bir çabanın içerisinde kendimizi bulabiliriz. Sadakat bizdendir, insanoğlunda vücut bulunca daha bir anlamlı olur. Sadakat, tahammülsüzlüğü bitirir, tez canlılığı kırar hatta ve hatta sabrı pekiştirir. Günümüz de istediğimiz ama bir türlü gerçekleştiremediğimiz şeydir. Nedeni ise ne kadar doğruda olsa olmayacağına daha çok meyil ettiğimiz şeylerdir. Galiba beklentileri de bu noktada bitiren, birazını karşılamasına neden olan nokta da burası olmalı. Aslında çoğu şeyin önünde engel biziz, niyet etiklerimizin, söz verdiklerimizin arkasında sabır ve sadakat ile durabilseydik eğer çoğu beklentimiz bir karşılık bulacaktı. Maalesef günden güne parçalanan sadakat duvarımız hayata bakış açımızın bile değişmesine neden oldu. Hem madden hem de manen büyük kayıpların pençesindeyiz. Bu giden kayıpların içini aklınıza gelebilecek her şey ile doldurabiliriz. Bu elbette mümkün ama biz güzelliklere sarılalım.
Sadakat, hayatın içindendir, hayata yön verendir, bazen bir duruş, çoğu zaman ise bir davranıştır. En önemlisi de kayıtsız şartsız ona ve elçisine teslimiyettir. Yol demiştim, yolcu demiştim işte bu yüzden bellidir. Çağın tozlu bulutlarına inat, onca kargaşa ve karmaşaya inat, bozgunculara inat nefsimize inat etmektir. Bazı şeyler küllerinden alevlenir, bazıları köklerinden filizlenir ama sadakat kaybedilmiş veya yine yeniden olması beklenen bir şey değildir. Sadakat hala içimizde var olan azda olsa yanan bir ateş gibidir. Sadece ateşin harlanması gerekir. Bir mağlup psikolojisine bürünmenin, bu artık olmaz deyip pes etmenin, elimden gelen bu deyip vazgeçmek de hayatın içindendir. Lakin her hayatın içinde olanın da bizi etkisi altına alması da kabul edilebilir bir durum değildir. Fani olanlara kapılmak, mağlup edilme yolunda istikrarlı şekilde yolmak sadakat olarak anlaşılmasın sakın. Bilinsin ki her ne şart altında olursa olsun doğrudan sapmamak, Kalu Bela’da verdiğimiz sözlerin arkasında durmak sadakattir. Meyil ettiklerimizi gözden geçirelim, yolun sahibi elbette yolculara sahip çıkacaktır. Yeter ki sadakat ateşimiz alevlensin…

MÜSLÜMAN GENCİN SOSYAL MEDYASI


Sosyal medya, dünyada git gide popülerleşen ve sürekli yeni akımları ile güncelliğini yitirmeyen bir mecra haline geldi.  Bunun en büyük sebebi kolay ulaşılabiliyor olması nedeni ile cep telefonlarına kadar indirgenmesi ve cep telefonu kullanımının sıklaşması ve herkes tarafından benimsenmesidir. Her geçen gün ahlaksızlık dozajının arttırıldığı ve olanlar karşısında yapılanları normalleştirildiği, hatta ciddi eğiliminin olduğu, bize de empoze edilmesi adına adım adım ilerlendiği görülmektedir. Böyle kaygan bir zeminde ayakta kalabilmek, bu mecraların nasıl kullanılacağına dair örnek olmak, biz Müslüman gençlere düşmektedir.
Sosyal medya elbette kullanım olarak hepimizin kullanma hakkı olduğu bir alandır. Lakin kullanırken ilk dikkat etmemiz gereken şey ise zamandır. Kesinlikle çoğu vaktimizi bu alanda geçirmemeliyiz. Bu konuya bir hadis ile örnek verecek olursak Resulullah ; Beş şeyden evvel beş şeyin kıymetini bil; İhtiyarlık gelmeden önce gençliğin, hasta olmadan önce sıhhatin, fakirlik gelmeden önce zenginliğin, meşguliyetten önce boş vaktin ve ölmeden önce hayatın (Buhârî ve Müslim) buyurmuştur. Bu hadiste de ilk olarak zaman vurgusunun yapılması bu noktada önemlidir. Zaman en kıymetli varlığımızdır. Telafisi olmayan tek şeydir bu yüzden kıymeti bilinmelidir. Zamandan sonra dikkat etmemiz gereken şey ise sosyal medyadaki haramlardan sakınmaktır. Bilinmektedir ki, zina denilen büyük günah artık daha kolay bir şekilde sosyal medyada  sergilenmektedir. Ve yine gün geçtikçe bu günah daha da kolay bir hal almaktadır. Sosyal medya hesaplarımızda istemediğimiz şekilde çeşitli sebepler neticesinde hiç beklemediğimiz anlarda karşımıza çıkmaktadır. Zina sadece cinsi münasebet neticesinde değil, bizi bu günaha sürükleyen her azamız ile yapacağımız bir günah halindedir. Yüce Allah (cc) kuranda; Ey Resulüm, müminlere söyle, harama bakmasınlar ve avret yerlerini haramdan korusunlar! Müslüman kadınlar da zinetlerini göstermesinler, başörtülerini yakalarına kadar örtsünler!" (Nur 31). Bu ayette ilk vurgusu yapılan duyu organımız olan gözümüz aslında sosyal medyaya olan bir atıf gibidir. Bu nedenle hayatımızın her alanında dikkat edeceklerimiz sosyal medya hesaplarımızı ve kullanımımızı da kapsamaktadır. Bu yüzden sosyal medyada bu kadar kolaylaşan ve çok sık karşımıza çıkma olasılığı olan bu duruma karşı dikkatli olmalı gözlerimizi harama bakmaktan sakındırmalıyız. Bir diğer husus ise ailevi, kişisel olan mahremlerimizi sosyal medyada paylaşmamamız ile ilgilidir. Bilmeliyiz ki mahremimiz kimsenin alakadar olmayacağı her ne olursa olsun bilmemesi gerektiği şeylerdir. Sevgili peygamberimiz; Utanmadıktan sonra dilediğini yap!’ (Buhârî, Edeb, 78; Ebu Dâvûd, Edeb, 6) buyurmuştur. Bu hadis ile hayanın ve utanma duygusunun önemi ortaya çıkmaktadır. Utanma duygusu olmadıktan sonra mahrem noktadaki ölçüler ortadan kalkacağı aşikardır. Sosyal medyanın da bir gerçek hayat paralelinde bir dünya kabul edersek mahremiyet noktasında bu ölçüleri hiçe sayacak paylaşımlar yapmakta yine çeşitli noktalarda günah kapısını ardına kadar aralayacaktır. Bunun için bu tarz ahlaki noktada uygun olmayan davranışların burada da yapılmaması gereklidir. Karşımıza çıkan haram şeyler gibi, bizimde buna sebebiyet verecek mahremlerimizi kim olursa olsun açığa çıkarmamız, insanların önüne sermememiz gerekir. Yine Müslüman bir gencin sosyal medyada paylaştığı paylaşımların kötü bir şeye vesile olmaması, üslup olarak da kırıcı ve ayrıştırıcı olmaması gerekir. Yüce Allah (cc); Kullarıma söyle, en güzel sözü söylesinler! ” (İsrâ, 17/53) buyurmuştur. Her ne olursa olsun sosyal medyada bile en güzel sözlerle, fitneye mahal vermelidir.  Bu gibi mecralarda fitne kaynağının çok ve hızlı şekilde yayılması nedeni ile buna vesile olmak ağır vebaldir. Yine herhangi bir paylaşımda fitneye mahal vermemek adına sağlam kaynağa dayanmayan bilgilerle hareket etmemek en doğru hareket olacaktır. Üslup noktasında kırıcı ve kötü sözlerden kaçınmak en doğru olan hareket olacaktır.




Çeşitli yönleri ile sosyal medyada tıpkı gerçek hayattaki gibi birçok olay ve olguyu içinde barındırmaktadır. Bize düşen ise bu mecrada da bize yakışan Müslümanca duruşumuzu sergileyip örnek bir insan olabilmektir. Zamanımızı güzel kullanmayı, günahlara vesile olmamayı bu mecrada da kendimize şiar edinmeliyiz. Böylelikle tam manası ile bir Müslüman gencin örnek bir sosyal medya kullanımına vesile olur hayr ile anılırız. Her alanda iyilikleri yaymak ve kötülükleri def etmek bizim en önemli vazifemizdir. Vazifemizi bilip gereğini yapmak ise boynumuzun borcudur, bu borç sosyal medyamızı da kapsamaktadır. Her yerde örnek olalım, hayırda yarışalım.

8 Ekim 2018 Pazartesi

AŞIRILIĞI TERK ET KENDİNİ SEV

İ
Günler çabuk geçiyor. Ve günler çabuk geçtikçe her şey git gide farklılaşıyor, değişiyor ve gelişiyor. Olumlu veya olumsuz hayatımızda bu zamana kadar o kadar çok anlar yaşadık ve gözlemledik ki geriye doğru baktıkça nerelerden gelmişiz be kardeşim diyemeden edemiyoruz. Tabi bu söylem bizim nesil için geçerli olsa da bu zamanın içine doğan kardeşlerimizde  yine geçmişle günümüzü kıyasladıklarında bize hak verir cinsten bu ve bunun gibi tepkileri verebiliyorlar. Hayat kısa, kısa olmasından dolayı olsa gerek çok hızlı ve her anında yeni bir olgu, terim, buluş ve olaylarla karşılaşmak mümkün. Şaşırmamak elde değil ama milyarlarca insanın yaşadığını düşününce sanki biraz makul bir hale gelebiliyor. Gecesi herkese gece, gündüzü herkese gündüz aslında, ama yine de her insan farklı bir alem. Durum ve hal böyle iken teknolojinin de alıp başını gitmesi de aslında yadırganamayacak bir durum lakin ya bunu da mı yaptılar diyebiliyoruz.
Teknoloji çağındayız arkadaşım. Bir tıkla her şey oluyor sakin. Ne teknoloji çağıymış değil mi? Yavrum bırak o telefonu kör olacaksın gibi şeylerde var onu da eklemeden geçemeyeceğim. Bu ve bunun gibi söyleyemediğimiz ve söylenen şeyler… Aslında teknoloji herkes tarafından karşılık bulan, işleri daha kolaylaştırır hale getiren, fayda sağlayan ama yan etkileri de olan bir ilaç gibi. Çeşitli yönlerinden ziyade çağımızı anlamak adına vesile olduğu tahribatları ele almak daha makul ve yararlı olacak kanaatindeyim. Sağlık açısından ne raddelere geldiği hep konuşulur ve bilinir. Herkesin iyi veya kötü bu konuda bilgisi olduğundan dolayı buraya girmeyeceğim. Bunun yerine biraz daha toplumsal ve birey üzerinden hareket edeceğim. Öncelikle, bireyi toplumdan soyutlamasından başlayacağım. Nasıl yani diyeceksiniz, yeni bir dünya gibi düşünün derim. Hani hakikatte asosyal ama sanalda sosyal olmak var ya işte tam karşılığı budur. Bu durum ile alakalı kıymetli büyüklerimizden çeşitli güzellemeler, değerli  görüşlerde var. Çoğumuz bunlara kulak asmıyoruz maalesef. Gerçek hayatta asosyalliği sanalda sosyal olmaya tercih ediyoruz. Kıymetli okuyucu bana darılma ama bende geleneksel ve modernlik arasında git gel yaşayan birisiyim. Sizde bunun gibi git geller yaşayacaksınız veya yaşadınız. Bilenler bilir ama ben bilmeyenler için tekrar edeyim, bir yaş aralığı var, işte o yaşı aralığını herkes için kestirmem mümkün değil ama siz onu hissedeceksiniz o raddeye gelindiğinizde anlayacaksınız. Belki pişman olacak, belki sevineceksiniz geçmişe bakıp. Lakin bir gerçek var ki yürek burkan cinsten, bu da teknoloji denen illetin sokak oyunlarımızı ve kurduğumuz hayal güçlerimizi maalesef satın almasıdır. Ahhh nerde o diye başlayan cümlelerin içinde işte bu yatar. Hayatımızda da çoğu şeyler ile bağdaştırabiliriz. Ama en önemlisi bizi biz yapan değerlerden alı koyması. Mesela insanların birbirine olan güvensizliği, tahammülsüzlüğü bundan ötürü gelir.
Her şeyi bunu içine sıkıştırmışlar da artık burası varmış, yeni dünya burada haydi sende gel, ne kadar cahilsin keşke ölsen ve daha niceleri... Bilmem daha gerçekçi şeylerden bahsetmeme gerek var mı? Hani iliklerimize kadar hissettiğimiz gerçek olan her şeyden. Dostluktan, yardım severlikten, saygı ve hürmetten ve nicelerinden. Hepsi bir bir yıkılıyor. Bunca aşırılığın içinde tükeniyor hepsi ve bizde tükeniyoruz. Bunca aşırılığın, israfın, kötülüklerin alıp başını gittiği günümüzde fitili ateşleyen nedenlerdendir teknoloji. Dikkat çekmek isterim aşırılık ve israf zaten en baştan beri vesile olduğu şeyde buydu. Boşa zaman kaybı da israftır. İsrafı tetikleyen aşırıcılıktır zaten. Olayın bam teli denilen noktası aslında tam olarak burası. Kapitalizmin etkisi ile sürekli içimize işlenen aşırıcılık olgusu insanlığı doyumsuz bir noktaya getirmiş durumda. Zaten fıtrat olarak da nefsimiz nedeni ile buna meyilliyiz.



Çözüm noktasına gelecek olursak aslında çok basit ama bazı ön kabulleri var. Yapabileceğimize kendimizi inandırmak bunun ilk adımı ve ardından hemen harekete geçebilmek kadar basit bir temeli var aslında. Ardından zaten iplik söküğü gibi gelecektir zaten. Teknolojiyi şuan ayaklar altına almış gibi gözüküyor olabilirim lakin tam aksine aslında yaptığım atıflar ile aşırıcılığa vurgu yapıp üstüne daha güzel düşebilmek için bu yolu seçtim. Yaşam sürdürdüğümüz şu dünyada var olan  soyut somut her şeyin bir nedeni var. Ve aşırıcılık her zaman kötülüğe ve kötü olana davetiye çıkaran ilk nedendir. Her şey hak ettiği kadarı ile güzeldir. Aşırıcılığı terk et, kendini sev. Sev ki dünyada ve hakikatte güzel olan her şey yine layığını bulsun. Hayat denen bu yolculuk da bundan ibaret  zaten.

16 Eylül 2018 Pazar

Küçük Tatlı Şeyler

Tatlı telaşelerin akışı bazen hayatlarımıza renk katabilir. İnsanların gönüllerinin çöle dönüştüğü, sıcakların beyinlerine beyinlerine işlediği şu zamanda bir damla su düşmemiş çorak toprakların kalıntıları ile yaşamlarını sürdürüyorlar. Neler geldi geçti. Bayramlar bayramları kovaladı. Yine bir bayram arifesinde hüzün, sevinç, keder ve nice karmaşık duygular ile yol alıyoruz. Kalplerin pasını, gözlerin yaşının eksik olmadığı bu köhne dünyanın içine hapsedilmişcesine yaşayanlar görüyorum. Bu kadar karamsarlıkla elbetteki her şey günlük güneşlik olmayacak. Veya tam tersi istikamette mutlu olmakla bu sorunlarda çözülmeyecek. Hani görmezden gelmek gibi bünyenin alışması gibi bişey bu. Hakikaten bi bedenimizden sıyrılıp kendimizi seyr edelim. Ben neymişim, aaa bu ben miyim ? Diyeceğiz. Böylesine hatalara endeksli hayatta bu tarz küçük tatlı telaşeler olmasa ne yapacağız Allah bilir. Hakikaten monotonluk iliklerimize, karamsarlık ise atomlarımıza ilmek ilmek işlenmiş. Şartlamışız kendimizi dikine gidiyoruz. Sonra patlatıyoruz bir isyan feryadı. Ben şunu bilirim, ne isek onunla karşılaşır, muhattap olur, onu yaşarız. Var mı bundan ötesi ? Bence yok. Sizde düşünün bana hak vereceksiniz. Bu yüzden sinirleniyorum. Meseleyi idrak edip sonunu bağlayamayan havuz medyası yazarlarına, sırf muhalefet olmak için muhalefet olan köşe yazarlarına, sağ sol farketmez yalan haber yapanlara kızıyorum. Nerden nereye geldim değil mi ? Aslında bunların hepsi birbiri ile bağlantılı. Bilinçaltı denen bir meselenin aklımıza vurması gerçeği ihtimaller arasına alınmalı kesinlikle. Bazen ya ben ne yapıyorum diyoruz ya, sık sık değil ama bazen, keşke sık sık diyebilsek. He işte o bilinçaltının eseridir. Biraz tevekkül etme vakti geldi. Havalar sıcak biliyorum. Bunca betonlaşan ülkemde tabi havalar sıcak olur ama isyan etmeyin, kendinizide kötünün iyisi buymuş diye kandırmayın, görmezden kesinlikle gelmeyin. Çözüm üretin, alternatifler oluşturun ve tevekkül edin. En önemliside buydu sanırım. Ve böyle olmalıydı. İnşallah böyle de olur.

9 Eylül 2018 Pazar

Heveslerimiz

İç ferahlatmak isteriz. İç dökmek isteriz. Nedir ? Ne değildir ? Bilmeksizin hayatın akışına kapılmış bir halde gidiyoruz, gitmekte isteriz. Bilmek isteriz. Her şeyi ama çaba ve gayret isteyince köşeye çekilmek isteriz. Kolaya kaçmak isteriz. Kendiliğinden olsun isteriz. İsteriz de isteriz. Ben de sizler gibi bunca isteklerin arasında kalmış durumdayım. Herkes ister bu dünya güzel bir yer olsun. O yüzden sever sevilir ya. Biraz absürt gelebilir belki veya biraz da basma kalıp bir Zeki Müren bestesi tadında hayat. Tadımlık, her zaman aranan istenen ama bolca olmayan. Onca istek ile başlayan hayatın güzel olması ne kadar olası olabilir bilinmez. O yüzden maalesef  bazı şeyler tadımlıktır. Ama herkesin de güzel bir dünya betimlemesi vardır. Ben oraya girmeyeceğim tabiki. Sizdekiler de sizde kalsın iyi muhafaza edin yarın lazım olabilir. Hayatın rengi, tadı, kokusu bizi isteklerimiz netincesinde nereye sürükleyecek ise sürüklesin içimizdeki sevgi kırıntısı olsa bile olmayacak şeylerin bile olacağına işarettir. Aza kanaat güfteleri ile sizi boğmayacağım veya böyle neticeye varılmaz bir yerde bırakanlar gibide bırakmayacağım. En iyisi olarak hayatta hep şunu tecrübe ettim doğru yapılması ne kadar zor olsada yapıldığı takdirde veya yapılmaya çalışıldığı takdirde bile güzel neticelere gebedir. Her isteğinde bir reel boyutu var değil mi ? Bizde çocuk değiliz artık. Vesselam.

20 Nisan 2018 Cuma

Mutlak Yaşananlar

Evet ara verdim. İç dökmeye, gündeme dair konuşmaya falan. Ama hiç kalp kırmadım. En çokta buna dikkat ettim. Nedense bugünlerde insanlar anlamlandıramadığım şekilde bu amaç için yarışır halde. Hatta işi dahada boyutlandırarak insanların başından aşağı bombalar yağdırır halde. Çivi civiyi sökermiş. Hakikaten çocuk masalı bunlar. Hurafe hatta. Gaye açıkça belli değil mi ? Onca yapılanlar ve günah çıkarma çabası ile yapılan açıklamalar. Hakikaten enteresan değil mi ? Yürek dayanmaz akıl almaz kabullenmez olanları. Niyet sadece daha fazla kan ve sömürü. Daha fazla kırılan kalp, daha fazla ve daha fazla. Kürsülere çıkan şahısların açıklamalarını dinliyoruz. Sanırsın yapılanları meşrulaştırmak için Jonylere dua ediyoruz evlerine dönsünler diye. Onlarda çoluk çocuk sahibi nede olsa. Bunun hiç bir şekilde meşru bir zemini olamaz. Ben insanım diyen bunu kabullenemez. Saçma sapan yasanan olaylar sizi kararlarınızdan saptırmasın. Ortada hainler var evet onları yönlendirenlerde var taksimatı iyi yapmak lazım. Herkese hakkını verebilmek lazım. Yoksa onca yetki bu ümmetin gazı almak için değil doğruları bilip haklı tepkilerle doğrunun yanında olmalarını sağlamalıdır. Evet biraz ara vermiş olabilirim kendi çapımda değerlendirmelere ama çizgimi kaybetmedim. Hiç bir zaman Amerika'ya stratejik müttefik olarak da görmedim. Veya İsrail'e dostumda demedim. Hep onlara karşı tavırlı ve aslında ne yapmak istediklerini bilir halde idim. Milli Görüş sağolsun. Çocukluğumdan bu zamana bir bakış açısı kazandırdı bana. Gösterilen hedefe değil ardındaki sebeblerede tepki göstermeyi öğretti. Bugün başımazdakilerin ne yaptığını kimse kestiremiyor. Veya abuk sabuk çıkarımlar ile haklılık denklemleri kuruyorlar. Onlara sadece şunu demek istiyorum. Sizin yerinize sizin ülkeniz için karar veren bir guruh olsaydı ve olmayan bir şey nedeni ile ülkenize askeri hamleler yapsa idi ne hissederdiniz? Arap Baharı bahane arkadaşlar. Halkların özgürlüğü vs. de yalan dolan çokta şey etmeyin yani. Ortada tepki gösterilecek kişiler barış çubuğu uzatıp arkasında silah gizleyen adamlardır. Yani kimse masum değil kimisi dili ile kimisi fiileri ile kimisi silah ile kimisi diplomatik baskılar ile beklenen ve gerçekleşen son mazlumların canlarını teslim edişi oldu hep. Kendimize gelelim bütün insanlık için yoksa yaşanabilecek bir dünyamız bile kalmayacak. Evet kalmayacak vakit daralıyor. Der ve hakikatlere sarılırım. Veleddalin amin.

13 Nisan 2018 Cuma

Bir Mücadelemiz Vardı

Neyin mücadelesini verdiğimizi ve ne şekilde vermemiz gerektiğini bilseydik, geceler güzel olabilirdi. Öyle güzel olurdu ki gece gökyüzü yıldızlarla çevrili olabilirdi mesela. Mesela sokak lambaları yolumuzu aydınlatmasa bile güven ve huzur içinde yürüyebilirdik sokaklarda. Bir kış günü bile dahi olsa içimiz sıcacık olur etrafa güzellikler saçardık. Bir yaz günü ferahlatan rüzgar olurduk belki. Belki bir ilkbaharda çicek kokuları saçardık kim bilir ? Kim bilir ? Bir sonbaharda kol kola yürürdük mevsime inat kardeşçe, birlikte yanlızlığa savaş açmışcasına. Her yaptığımız iş bereketli olurdu verdiğimiz mücadeleyi bilseydik. Dik durabilseydik. Ne olursa olsun doğrulardan şaşmasaydık. Küfüre en büyük darbeyi biz vururduk. Dize gelen her kötülükte daha bir aşk ile savunurduk mücadelemizi. Var mı bundan ötesi ? Elbette ki yok. Ama mücadelemizi bilseydik oysaki. Nedir bu mücadele ? Neyin mücadelesi ? Belkide kaybedeceğiz diye çatırdıyan seslere inat yürümemiz gereken mücadele. Eğer böyle yapmasalı bol tavizli cümlelere inat bir mücadele. Doğruya en yakın olan yanlışı değil en doğrusunu seçen mücadele. Birlik mücadelesi, beraberlik mücadelesi, kardeşlik mücadelsi adını siz koyun. Onca koyulan ada rağmen aynı kapıya çıkması ile keşisin yollar. Ama dedik ya bilseydik mücadelemizi. Bilmeden olmaz. Biliyormuş gibi davranarak hiç olmaz. Olmayacak yollar ile güzel sonuçlar için dua edilmez, beklemekte olmaz. Usül, kaide her kapıyı açar bazen zorlayarak sınar, bazen sanki yanlış bir yoldaymışsın hissiyatı verir ama bilinmelidirki sabırda bir mücadeledir. Ve mücadelelerin en şereflisidir. Bilmek lazım, öğrenmek lazım. Unuttuysak hatırlamak lazım. Bir kalbimiz vardı onu hatırlayalım. Kalbimizin içinde ümmet için kocaman bir yer vardı işte onuda hatırlayalım. Nefsimizin kurbanı olmayalım.

7 Nisan 2018 Cumartesi

Şeyh Şamil

Hayatı

1797 yılında Dağıstan’da Gimri  köyünde dünyaya geldi.Genç yaşında,Rus yayılmacılığına karşı Kuzey Kafkasya’da halkı gazavata çağıran Nakşibendi tarikatına dahil oldu.İlk eğitimini Said Harekani’den aldı.Daha sonra kayın pederi olan Nakşibendi Şeyhi Cemaleddin Gazi Kumuki Efendi’den dersi aldı.İmam Hamzat’ın 19 Eylül 1834 Cuma günü Hunzah Camii’nde şehadetinden sonra,2 Ekim 1834’te Aşilta’da yapılan toplantıda oy birliği ile imamlığa getirildi.25 Ağustos 1859’da Gunip kuşatmasında silah bırakıncaya kadar aralıksız mücadeleyi sürdürdü.1869’a dek Kaluga’da ikamet etti.1870’te İstanbul üzerinden Hicaz’a geçti

Büyük yerleşim birimlerinde halkı teşkilatlandırıp,aydınlatmaya çalışan Şamil,Aşilta köyüne yerleşti.Ruslar 1837 Hunzah,Gimri ve diğer önemli yerleşim birimlerini zaptedip kaleler yapmışlardı.Sık sık yer değiştirmek zorunda kalan Şamil,düşmanın uzanmayacağı bir yerde yerleşmeyi önerenlere “sağlam bir yere çekilelim,kendi yurdumuzda düşmanla çarpışalım” dedi.Bunun üzerine çok güç zaptedilir bir yer olan Ahulgoh’u ablukaya aldılar.Cesaretin mükemmel örneğini Gimri müdafaasında gösteren Şamil,imamlığının ilk büyük imtihanını ve kumanda üstünlüğünü Ahulgoh ve Surbay savaşlarında da ispat etmişti.Ahulgoh’ta günlerce mücadele eden İmam,buradan kuşatmayı gizlice aşarak Ruslara esir düşmeden Çeçenistan’a gitmeyi başardı.Ruslar bu kuşatmada İmam’ın bir avuç askeri karşısında 3 bin kayıp vermişti.

Şamil sadece asker kişiliği ile tanınan biri değildi.Uyguladığı başarılı harp taktiklerinin yanı sıra adli,idari ve sivil bir devlet mekanizması geliştirdi.Medreselerdeki tedrisata ehemmiyet verdi,fikir ve sanat sahasında büyük adımlar attı.Tarihteki en büyük gerilla lideri sayılan Şamil 4 Şubat 1871’de yetmiş dört yaşında Medine’de vefat etti.Cennet-ül Baki Mezarlığına defnedildi.

Mücadelesi

17 Ekim 1832’de Ruslar Şamil’in büyüyüp yetiştiği Gimri kasabasını basar.Kasabada göğüs göğse müthiş bir muharebe olur.Düşman çok kalabalıktır ve topu tüfeği vardır.Gimrililer bir avuçtur,yeterli silahları yoktur.Fakat şehitliği en yüce makam kabul etmiş bu mü’min insanlara göre düşmanın maddi üstünlüğünün hiçbir kıymeti yoktur.Başlarında Şeyhleri Gazi Muhammed ve bileği bükülmez  yiğit Şamil vardır.İkisi de ön saflarda savaşıyor,ellerinde şimşek çakan kılıçları müthiş bir hızla işliyordu.Bu durumu gören Gimrililer taze bir güçle Moskofa kılıç sallıyorlardı.Fakat ne yazık ki,düşman ateşi ve kılıçları önünde devamlı şehit veriyorlar,sayıları gittikçe azalıyordu.Muharebenin en kızgın anlarında İmam Gazi Muhammed de Şamil’in yanı başında şehit düşmüştü.

Şeyhinin şehit düştüğünü gören Şamil,daha bir bilenmiş olarak düşmanın ortasına top güllesi gibi atılmıştı.Büyük bir maharetle işleyen kılıcı her inip kalkışında bir Moskof askerini yere seriyordu.Sağ elindeki hançeri de sol elinde ki kılıç gibi ustalıkla kullanıyor,iki kolu şimşek gibi işliyordu.Fakat pusuda bekleyen ve fırsat kollayan bir düşman askeri süngüsünü hırsla Şamil’e saplamıştı.Süngü yiğit Şamil’in göğsünden girip sırtından çıkmıştı.Gittikçe güçten düştüğünü fark edince vuruşa vuruşa savaş meydanından çekilmiş ve kayıplara karışmıştı.Durumu gören Gimri müezzini onu baygın halde bulmuş ve sırtına alarak o bölgenin meşhur hekimi Cerrah Abdülaziz Efendiye götürmüştü.

Yirmi beş gün baygın halde yatan Şamil uyandığında baş ucunda duran annesine ilk olarak, “ Anam,namaz vakti geçti mi?” diye sormuştur.Kâinatın Yaratıcısına karşı duyduğu bu mesuliyet hissi onu pişirecek ve kendisini yakından tanıyan Kuzey Kafkaslılar Rabbine son derece bağlı bu yiğit Şeyhi başlarına imam yapacaklardır.

İmam Şeyh Şamil

Gazi Muhammet’ten sonra imam olan Hamzat Bey’in 19 Eylül 1835’te camide şehit edilmesinden sonra Dağıstan ve Çeçenistan ileri gelenleri imamlığa en layık olarak Şeyh Şamil’i görerek bunu kendisine teklif etmişlerdi.Fakat son derece mütevazı bir zat olan Şeyh Şamil bu teklifi kabul etmemiş ve yiğit askerlerden birini seçmelerini istemiştir.O seçilecek imamın emrinde bir nefer olarak dini için,vatanı için,milleti için mücadele etmeyi tercih etmekteydi.Fakat istiklal mücadelesinin zafere ulaşması için kendisinin başa geçmesi uygun görülüyordu.Devamlı ısrarlar neticesinde Şeyh Şamil imamlığı kabul etmiştir.

Şamil,İmam yani devlet başkanı seçildikten sonra ilk iş olarak iç işlerini ele aldı.Ruslara karşı daha etkili savaşmak için lüzumlu idari ve askeri teşkilatları yeni esaslara göre tanzim etti.Bir taraftan askeri tedbirler alıp düşmana karşı savunma savaşları verirken,diğer taraftan da muntazam adli ve idari sivil bir devlet mekanizması geliştirmiş,medreselerde eğitime önem verdirmiş,fikir ve sanat alanında da büyük adımlar atılmasını sağlamıştır.

Döneminde tophaneler,baruthaneler,silahhaneler yapılmış,muntazam birlikler halinde askeri teşkilat kurulmuştur.Güçlü hitabeti,kararlı tutumu ve askeri dehasıyla büyük başarılar kazanmış,ünü kısa zamanda yayılarak,otoritesi Dağıstan civarında yaşayan geniş topluluklar tarafından kabul edilmiştir.

Şamil imam seçildiği 1834 yılından 1859 yılına kadar Rusya’nın büyüklüğü ve kudretine rağmen yılmadan mücadeleyi sürdürdü.Kendinen önce ki iki imamın döneminde de fiilen 10 yıl savaşlara iştirak ettiğinden durup dinlenmeden cihad ettiği süre 35 yılı bulmuştur.Bu süre zarfında Rus kuvvetlerine  büyük zayiatlar vermiştir.

İmam Şamil’in liderliğinde Kuzey Kafkasyalılar Çarın ordularına kan kusturmaya başlar.Kafkas dağları Rus ordularına mezar olmaktadır.Ahulgol ve Surhay kuşatmasında İmam Şamil’in kumandası altında yapılan mükemmel müdafaa düşmana çok ağır kayıp verdirmiştir.

Çar I.Nikola maddi kuvvetle yenemediği Şamil’i hile ile yenmeyi dener ve bol bol mevki,makam,rahat bir dünyevi hayat vaadinde bulunduğu mektubu vasıtasıyla General Klug von Klugenav ve Miralay Yevdokimof vasıtasıyla Şamil’e gönderir.Çar’ın alçakça teklifine müthiş hiddetlenen Şamil,Çar’ın elçilerine dönerek gürler :

“General,Senin yerinde eğer şu anda kendisi karşımda bulunmuş olsa ve teklifi bana bizzat yapmak cesaretinde bulunsaydı,ona ilk ve son cevabımı,şu kırbacım verird.”

“Söyle ona! Başında bulunduğum bu kahramanlar topluluğunun kalplerinde kökleşen bu eşsiz zafer imanı kökünden kazınmadıkça ve en genç muhariplerimden en ihtiyar naiplerime kadar tek kurşunları ve tek kolları kalıncaya kadar bu mübarek vatanı son dağına,son köyüne ve en son kaya parçasına kadar karış karış müdafaa etmekten beni hiçbir kuvvet alıkoyamayacaktır.”

“Bu uğurda bütün evlat ve ayâlimi kılıçtan geçirseniz,son zürriyetimi kurutsanız,en son müridimi yok etseniz tek başıma ve son nefesime kadar yine dövüşeceğim.Son cevabım budur General! Ben Nikola’yı tanımıyorum!”

Şamil’in bu cevabı Nikola’ya ulaştırıldığında,Çar,Kafkasya’nın bu yiğit kartalını hile ile ele geçireceğine dair ümidini kaybetmemiş,Kafkas orduları başkumdanı General Ferze vasıtasıyla ve onun ağzından Şamil’e teklifini tekrarlamıştır.

İmam Şamil’in General Ferze’ye cevabı şöyle olmuştur :

“Ben,Kafkasya’nın hürriyeti için silaha sarılan muhariplerin en hakiri Şamil,Allah’ın himayesini Çarların efendiliğine feda etmemeye ahdeden,özü,sözü doğru bir Müslümanım.”

“Çar Birinci Nikola’yı tanımadığımı,onun iradesinin bu sarp dağlarda sökmeyeceğini General Klug’a anlayabileceği bir dilden tekrar tekrar söylemiştim.Sanki bu sözler taşa söylenmiş gibi,Çar ile görüşmek üzere beni hâlâ Tiflis’e davet edip duruyorsunuz.Bu davete asla icabet etmeyeceğimi şu mektubumla son defa olarak size bildiriyorum.Bu yüzden fâni vücudumun parça parça kıyılacağını ve sırtımı verdiğim şu vatan topraklarında taş üstünde taş bırakılmayacağını bilsem bu kat’î kararımı asla değiştirmeyeceğim.Cevabım işte bundan ibarettir.Nikola’ya ve kölelerine böylece malum ola.”

Şamil’in 28 Eylül 1837 tarihini taşıyan  bu mektubundan sonra müthiş muharebeler başlamıştır.

Ahulgoh Müdafaası

İmanın hem nur hem kuvvet olduğu ve hakiki imanı elde eden bir adamın kâinata meydan okuyabileceği sırrından gafil olan Çar,Şamil’in bu cevapları karşısında şaşırmıştı.

Çar Kafkasya’ya modern silah ve bol cephane ile donatılmış üç ordu gönderir.1838 ve 1839 yıllarında Şamil’in liderliğindeki Kafkasyalılarla Ruslar arasında müthiş muharebeler cereyan eder.

Şamil bütün Kuzey Kafkasya’yı dolaşarak ,camilerde,meydanlarda halkı cihada davet eder.Yiğit insanlar bu davete büyük bir iştiyakla koşarlar.

1839 senesinde Şamil’in kumdansında on bin muharip bulunmaktaydı.Bunlar hiç umulmadık anlarda Çar ordularının tepesinde yıldırım gibi iniyorlardı.

30 Mayıs 1839’da General Grabe kumandasındaki Ruslarla Şamil’in kumandasındaki Kafkasyalılar arasında müthiş muharebe olur.Şamil’in kuvveti beş bin kişi,buna mukabil Ruslar otuz bin kişidir.Silah ve teçhizat durumu ise kıyas kabul edilmeyecek derecede Rusların lehinedir.

Şamil kuvvetleriyle birlikte ustalıkla çekilmiş ve Ahulgoh kalesine girmiştir.

Yetişen Rus orduları kaleyi muhasara etmiştir.Muhasara aylarca devam eder.Kalede yiyecek ve içecek kalmamıştır.Cephane bitmek üzeredir.Şamil Rusların teklifi üzerine,ahalinin canlarına dokunulmayarak kaleden serbestçe çıkıp gitmelerine karşılık oğlu Cemaleddin’i rehin verir.Fakat Cemaleddin’i alan Ruslar kaleyi daha sıkı bir ateşe alırlar.

Müthiş top ateşi altında kale bedenleri tahrip olmuştur.Şamil’in zevcesi ile iki yaşındaki yavrusu Mehmed Said şehit düşmüştür.

28 Ağustos 1839’da kaleye hücum eden Rus askerleriyle boğaz boğaza mücadele olur.Şamil ve askerleri son bir gayretle vuruşmaya devam etmektedirler.

Kalede taş üstünde taş kalmamıştır.Ayakta kalan sayıları yüze varmayan yiğitler son güçlerini ortaya koymaktadırlar.Dayanmanın mümkün olmadığını göre Şamil adamlarına çekilmelerini söyler.Kendisi de yaralı vaziyette,yine kendisi gibi yaralanmış sekiz yaşındaki oğlu Gazi Muhammed’i sırtına bağlayıp dik kayalara tırmanarak düşmanın arasından kaçmaya muvaffak olur.

Düşman şehitler arasında Şamil’i ararken bir çoban vasıtasıyla Rus kumandanına şu mektubu gönderir :

“General ! Çar’ına haber ver ki,Kafkasya’nın bağrında daha binlerce Ahulgoh var ve on binlerce surlar ve kuleler başlarını Rablerine kaldırıp eceline susayanlarını bekliyor.Silahlarınızın vücudumda açtığı iç yarayı şifalı Dağıstan otlarından kendi ellerimle yaptığım ilaçlarla şimdiden iyi ettim ve harbe hazırlandım.Kalbimde açtığınız evlat,ayal ve hemşireme ait dört yaranın hiçbir hükmü yoktur.Geri kalan evlat ve ayalimi de şimdiden vatan ve Cenab-ı Allah’a kurban adadım.”

“Size ve Çarınıza her şeyi bol bol vereceğiz.Fakat vatanın hürriyet ve şerefini asla!..Ahulgoh’ta aldığınız kanlı ders kâfi gelmediyse,zengin çarınızın ordularını ve hazinelerini ortaya dökerek tekrar geliniz.Askerlik şerefini lekeleyerek yalan söyleyiniz,vaatlerinizi inkar ediniz,ormanlarımızı kundaklayınız,ekinlerimizi yakınız,meyve ağaçlarımızı,bahçelerimizi kavurunuz.Bütün bunlar Kafkas’ın ezeli hürriyet ve istiklal aşkını körüklemekten başka bir şeye yaramayacaktır.Çarlar ölecektir.Petrolarınız ve Katerinalarınız gibi Nikola da gözleri arkasında gidecektir.Fakat Kafkasya mutlaka kurtulacak hür ve mesut olacaktır.Allah,Hak ve vatan uğrunda çarpışanların yardımcısı olsun.”

Ahulgoh’un düşmesinden sonra Şamil dağ bayır dolaşarak yeniden ordu kurmaya gider ve 1830’tan itibaren teşkilatlı bir ordu kurmaya muvaffak olur.Altı bin kişilik ordunun 2500’ü piyade,3000’i süvari,500’ü de muhafız kıtası idi.Bu orduda sadece 12 top bulunmaktaydı.

Karargahını Dargo’ya kuran Şamil,orduyu Ahverdil Muhammed,Şuayip Molla,Hacı Murat ve Tilitli Murtaza Ali kumandalarında dörde taksim eder.

Şamil’in ordusu,sayıları 50 binden fazla ve topçu bakımından da yirmi misli fazla olan Rus ordusuna karşı yıldırım muharebeleri yapmaya başlar.

Zaferden Zafere

Müthiş harp taktikleri uygulayan Şamil Rusları perişan etmeye başlar.Şamil merkezdeki kuvvetlerin idaresini eline alarak dört bir tarafa yetişiyor,düşmanı şaşırtıyordu.1843’teki Birinci Dargo muharebesinde Rus ordusu perişan edilerek büyük miktarda esir ve cephane alınır.

Çar Nikola’nın hazırlattığı 4 ordu da peş peşe bozguna uğratılır.Şamil’in kumandasındaki Kafkasyalılar destanlar yazmaktadırlar.30 Ağustos 1843 günü yapılan hücumla Unsokul kalesi,3 Eylül 1843’te de Satanah kalesi ele geçirilir.

Bundan sonra zaferler birbirini takip eder.Hossat zaptedilir.9 Kasım 1843’te Gergebil Ruslardan geri alınır.Şamil,Şeyhinin mezarını Rus askerlerine çiğnetmemiştir.

1 Ağustos 1845’te Dargo’yu saran Rus orduları perişan edilir.Mağrur General Vorontsof Dargo’da müthiş bozguna uğrar ve büyük miktarda cephane bırakarak kaçar.

Şamille baş edemeyeceğini anlayan Rus kumandanlarından Prens Vorontsof tüyler ürpertici bir icraata girişir ve Ağustos 1845’te Çeçenistan ormanlarını yakar.

Düşmanla Anlaşmanın Cezası Ölümdür

Rus ordularının üzerlerine geldiğini gören Çeçenler,kadın ve çocukları kurtarmak için Ruslarla anlaşma yapmak isterler.

Fakat bunun için İmam Şamil’in reyini almaları gerekmektedir.Ne var ki,bu hususta İmam Şamil’in zerre kadar taviz vermediğini ve düşmandan yüz çevirmeyi,idamla cezalandırdığını bilmektedirler.Neticede kur’a ile iki kişi tespit edip Şamil’e gönderirler.Bu elçiler önce İmam Şamil’in anasını ziyaret ederek,Şamil’in muvafakati için aracı olmasını rica edip yalvarırlar.Şamil’in anası yalvarmalara dayanamayıp oğluna tavassutta bulunur.

Bu durumu gören Şamil,derin üzüntü duyar.Can evinden vurulur.Çünkü düşmanla anlaşmanın cezası ölüm,anlaşmak için aracı olmanın cezası ise yüz sopadır.Yirmi beş senelik şanlı mücadele esnasında bu hükümlerden zerre kadar taviz vermemiştir.

Uzun tefekkürden sonra hükmü verir.Anasına 100 sopa vurulacaktır.Bu hükmü işiten ananın cevabı şudur :

“Oğul,Allah’ın adaletini yerine getirmeden bir lahza geri durursan sana verdiğim sütü helal etmem.”

Şamil anasının cezasını çekmeyi üzerine alır ve kendisine 100 sopa vurulamasını ister.Emir kesindir.Müritleri kendisinin yerine cezayı yüklenmek isterlerse de şiddetle reddedilirler.Neticede ceza en ağır şekilde uygulanır ve İmam Şamil’e yüz kamçı vurulur. “Mukaddes dava uğruna ,bin ana ve bin Şamil Feda olsun!” diyen İmam Şamil,anasına ait küçük bir vatanî ihmal ve gafletin cezasını bizzat kendisi tekeffül etmiş ve ödemiştir.

Osmanlı Devletinden Yardım İsteniyor

Kısıtlı imkânlarla Ruslarla mücadele eden ve onları perişan eden İmam Şamil kesin netice alınması için Halife-i Müsliminden yardım ister.Bu maksatla 1853’te Muhammed Emin isimli kumandanını Sultan Abdülmecid’e gönderir.O yıllarda Osmanlı Devleti İngiltere ve Fransa ile ittifak ederek Rusya’ya sefer yapma hazırlığı içerisindedir.Şamil’e göre,Rusya’ya öldürücü darbe Kırım’dan değil,Kafkasya’dan vurulabilirdi.

Kafkasya çok zengin bir ülkeydi ve Rusya ile Osmanlı Devleti arasında aşılmaz bir set olabilirdi.Kafkasya’da çeyrek asırdır İmam Şamil’in liderliğinde verilen mücadelede,sayısı gittikçe artarak iki yüz bine ulaşan muazzam Rus ordusu bozguna uğratılmıştır.Osmanlı ordusunun yardım ve desteğiyle Ruslara öldürücü darbe vurulabilecekti.

Sultan Abdülmecid,İmam Şamil’in kumandanını büyük bir alaka ile karşılamış ve derhal İmam Şamil’e yardım yardım gönderilmesini emretmiştir.Bu maksatla büyük bir donanma Kafkasya’yı kurtarmak üzere ağzına kadar silah ve cephane dolu olarak yola çıkarılmıştır.Ne var ki,zengin belde Kafkasya’ya Osmanlı nüfuzunun girmesini istemeyen müttefik ülkeler,Kafkasya’ya giden yardım gemilerini çevirerek,malzemeleri Sivastopol’a yığmışlardır.Böylece Kafkasya’nın İstiklal ümidi kaybolmuştur.

Şeyh Şamil’in Müdafaa Muharebeleri ve Esir Düşmesi

Çar II.Aleksander,bir avuç insanın koskoca bir imparatorluğu çaresizlik içerisinde bırakmasını gururuna yediremiyordu.Meseleyi halletmek için büyük askeri birlikler hazırlatmıştı.Bu birliklerin sayısı bütün Dağıstan nüfusundan fazlaydı.

İmam Şamil,bir avuç kahramanla,gözü dönmüş Rus sürülerine karşı kahramanca karşı duruyordu.Ne var ki,düşman kırmakla tükenmiyordu.Yüzlerce topu vardı.Büyük cephaneleri vardı ve silahlar devamlı ölüm kusuyordu.Son çarpışmada Şamil’in askerleri eriye eriye yüz kişi kalmıştı.Kadın ve çocuklar vardı.Durumu gören Şamil,kadın ve çocuklara ve yerli ahaliye dokunulmamak kaydıyla teslim olmuştur.

Kafkas Kartalı 6 Eylül 1859’da esir alınmıştır.Kırk kişilik mahiyetiyle birlikte Başşehir Petersburg’a götürülmüştür.On sene Rusya’da esir kalan Şamil,Çar’dan İstanbul’a gönderilmesini ister.Bu isteğin kabul edilmesinden sonra İmam Şamil 1870’te İstanbul’a gelir.Büyük bir kalabalık bu şanlı Mücahidi büyük ir coşkunlukla karşılar.İstanbul bir bayram günü yaşamaktadır.Aziz misafirleri şehirlerine teşrif etmiştir.

Şamil’i getiren gemi Dolmabahçe sarayı önüne demirlemiştir.Büyük kahramanı bizzat Sultan Abdülaziz karşılamış ve onu büyük bir muhabbetle bağrına basmıştır.Sultan Abdülaziz sevincini şöyle ifade etmektedir. “Babam Sultan Mahmud mezarından çıksa idi ancak bu kadar sevinç ve heyecan duyabilirdim!”

Sultan Abdülaziz Han aziz misafirine nasıl ikram edeceğini,onu nasıl ağırlayacağını bilemez adeta.Günlerce baş başa sohbet ederler.

İmam Şamil, son günlerini mübarek beldelerde,Yüce Nebi’nin(sallallahu aleyhi ve selem) makberinin bulunduğu Medine’de geçirmek istemektedir.

Rusya’dan ayrılırken geri dönmesi şart koşulmuş ve bunun için oğlu Muhammed Şefiî rehin alınmıştır.

Sultan Abdülaziz İmam Şamil’in son günlerini mübarek beldelerde geçirmesine müsaade edilmesi için Rus çarına aracılıkta bulunur ve bu talep kabul edilir.Bundan sonra İmam Şamil mübarek beldelere gider ve haccını ifa eder.Hac esnasında dünyanın dört bir yanından gelen hacılar namını işittikleri bu şanlı mücahidi görmek,elini öpüp duasını almak isterler lâkin ister istemez izdiham meydana gelir.Bu duruma çare olmak üzere idareciler Şeyh Şamil’i Kabe’nin damına çıkarırlar.Bir müddet orada duran İmam Şamil’i hacılar doyasıya seyrederler.

Büyük bir izzet ve ikramla ağırlanan İmam Şamil 17 Şubat 1871’de Medine-i Münevvere’de ruhunu Rahman’a teslim eder.

5 Nisan 2018 Perşembe

Tadımız Kaçmasın

Gün geçmiyor ki tadımız kaçmasın. Diyorlar ki yalanmış dünya. Bitmez tükenmek bilmez heveslerin de sonu gelmiş. Bu nasıl iştir ? Diye soranlara selam olsun. Kalbimiz eridi. Çiğerimiz bitmiştir. Göz yaşlarıda kurumuş artık. Bitmez denen her şey bitiyor. Ömüre güvenenler, ölümü unutanlar, ahireti unutanlar, mizan var...

Tadımızı kaçırdınız, hayallerimizi yıktınız. Üstüne beton döktünüz. Her eli malalı adam kötülük misyonuna bürünmüş. Mezarcılar desen gırla. Fırsattan istifade küçük vurgunlar yapanlar köşeyi döndü. Ben büyük oynar, büyük kazanırım diyenlerde ihya oldu, temizlenip, pürü pak olup işin içinden sıyrıldı. Tadımız kaçtı evet, hakikatin önüne set çekenler, ardında toz bulutlar bırakıp, yakıp yıkıyor. Ne yıktığı önemli değil. Genelde iyi olanlara saldırılıp yakılır zaten. Taşlanır, hor görülüp dışlanır. Ne yani hain olalım, dayanılmaz olalım, çekinilmez olalım, aaaaa gerisini siz getirin. İçimiz karardı, içim karardı.

Güneşin önüne set olmayın. Güneşin doğmasına engel olma çabaları falan. Karanlıkların ardına saklanmayın. Gelin kapışalım. Diyordum semt çocuğu atarı oldu bu. Velevki bu gaye ile yön veriyosun hayatına veya veriyorsunuz. Kardeş siz hayırdır ? Atar yapacağım hakikaten. 3. Sayfa gazete haberleri artık olmasın arkadaş. Bu millet bir gün yüzü görsün. Durdurun dünyayı kardeşim. Bir nevirleri şaşsın. Kötülük baki değil yani. Tadımız kaçtı dedik dedik de, aman Ali Rıza Bey tadımız kaçmasın olmasın o. Görmezden gelerek bir sonucada varılmaz he. Akıllı olun çok atarlıyım. Hey tadımızı kaçıranlar, gerçekler gün yüzüne çıkıyor uyandırıyım. Sonra ben duymadım, ben görmedim olmasın. Yani bunlar olsa bile sonuç değişmeyecek ya. Tamam beyler dağılalım çok yüklendik. Tadımız kaçmasın, tadınız kaçmasın. Hayat bayram olsun, çiçekler açsın, böcekler ötsün. Buda kayıtlara böyle geçsin...

29 Mart 2018 Perşembe

Taraf Ve Objektiflik

Taraf olmıyacağım derken neyi kast ediyoruz? Hiç şüphesiz ki taraf olmalıyız hak olandan taraftan hemde. Objektif olmak için koparılan organik bağların haddi hesabı yok. Tarafsız olacağım, herkese eşit olacağım ile başlayan cümleler artık bunaltmaya başladı. Neyin çabası olduğu net şekilde bilinmez ama dolaylı yoldan kime hizmet, kime fayda sağlayacak olduğunu görebiliyoruz. Bunun en önemli örneği dinler arası diyalog denilen safsatadır. Öyleki insanların tutumları eksen kayması ile saydamlaştırılıp yok ediliyor. Tutulup kalıyoruz. Neden mi ? Muhasır medeniyeti İslam değilde Batı ve batıl kültür olarak görmemiz. Çünkü batı tutum olarak bizi tarafsızlığa itiyor. Ve çok büyük bir tehlikedir, insanları tepkisiz hale getiriyor. Neyi tarafsızlığı bu bilinmez ama iki yanlış düşüncede olmaz belki fakat biri hak biri batılsa ne olacak ? Hak olana tepkisiz kalmanın vebali ağırdır. İnsanların mücadelesine ve azmine göz dikmiş bazı oluşumlar bu doğrultuda çalışmalarını ilerletmekte. Kayıtsız kalmak, bakar kör olana kadar devam edecek bu çalışmaları. Algıları, fikirleri yönlendiren bu yapı baştan aşağı dinimizin içini boşaltma çabasında ve tabikide bunu insanımız üzerinden yapıyor. Yarın bir gün tarafsız olmak bir kültür olarak yer edinirse bunun sorunu büyük olur. Mücadelemiz baltalanır, her şey sil baştan olur. Bu durumda tek çare Allahın ipine sımsıkı sarılmak. Yoksa bizden söküp alınan aksiyonerlikle ve yüklenen objektiflikle büyük kayıplar yaşanır. Saadet istiyorsak Hakkı üstün tutup ibreyi ona doğru çeviricez. Ondan gayrısı yürektir, sesi saadete vardırır. Yüreğimizin sesini dinleyelim.

1 Mart 2018 Perşembe

Erbakan

Başlangıçlar her zaman zordur. Heleki bahsedecekleriniz önemli bir meselenin üzerinde odaklanmış ise. Velevki olmasaydı, iyiki oldu gibi bir temenniler içermiyor. Hiçte içermeyecek. Dünya işte, düzen öyle bir düzen ki kollamak ve yürütebilirliğinin sağlıklı olabilmesi için tarihin her safhasında derleyici, toparlayıcı, yenileyici şahsiyetler ön plana çıkmış. Zamanın kurgusuna göre biraz farklı metodla yürürlülüğü sağlamış ve yine üstüne düşen hak,batıl kavgasında hak taraflı bir mantık ile hareket edip batılı köşeye sıkıştırmıştır. Zamanı iyi okuma bu olsa gerek ki işin tıkandığı noktadan, batılın en büyük silahı olan siyaset ile yeni bir çığır açıcak potansiyal yakalamıştır. Son yüzyılın büyük bir devlet adamıydı o. Kimine göre mücahit, kimine göre beyefendi, kimine göre hoca, kimine göre siyaset adamı, kimine göre ilim adamı. Bu kadar güzel vasıflar ile insanlığa hizmet adına ilk adımını attığı hareketin 49. senesine doğru giderken milim kaymaması hem fikir hem eylem hem söylem birliğini koruması en önemli noktalardan bir tanesi. 5 siyasi partinin onca zorluklara rağmen insanlığa hizmet hakka hizmettir düsturundan kopmaması yine önemli bir noktadır.  Saymakla önünü alamayacağımız onca çalışma Allah rızası için çalışarak geçen bir ömür bize bu zamanın rehberliğini yapacak cinsten. Methiyeler kifayetsizliği ve her zaman sadelikten yana olmasından öturü icraat kısmında susacağım. Bugün çıkıp onun gibisi gelmez diyenlere seseleniyorum; Mücahitler ölmedi, ölmez. Bir Milli Görüş bütün insanlığın saadetine yetti. İdaaler hep aynı sadece zihinlerin bir yozlaşması söz konusu. Herkesin içinde ondan bir parça var. Aynı ufuk aynı idealleri miras bıraktığı davada bayrağı en yüksek burca dikme vakti. Allah ondan razı olsun. Sensiz ama senin yürüdüğün yollardayız rabbim saptırmasın. Hocaların Hocası Necmettin Erbakan hocamız nebiler nebisi ile haşr olasın cennette. Verdiğin müjdeler hala kulaklarda "Allah nurunu tamamlayacaktır" şimdi daha çok çalışma vakti. Ruhun şaad olsun güzel insan saygı, sevgi ve hürmetle...

19 Şubat 2018 Pazartesi

Gariplikler

İnsan ne gariptir. Doğar şaşılası,ölür şaşılası. Yalan söyler şaşılası, hatalar yapar şaşılası. Gideceğimiz yerin veya şuan bulunduğumuz yerin veya veya geçmişte olduğumuz yerin bir önemi yok gibi sanki. Sanki mevsimlerden de hep bahar . Toz pembe her şey buda geçecekmiş gibi. İnsan işte hep ümit eder kolayı seçer. Bir mücadelenin içerisinde zor görünür her şey, kolay olana sığınır insan. Faydasız ilimden,bilgiden Allah'a sığınalım. Hakikaten zor bir dönemdeyiz. İnsan oluşumuz her dönem imtihanımız olsada şimdilerde daha bir zor. Onca gelişme ve ilerlemeyle gelen kolaylıklar değil zaten zorluklar aslında. Kısılan sesler ve soluk soluğa kalmış bedenler var aslında dünyada. Soluk kesmek için yemin etmiş kişilerde vardır. İnsan, insan, ademoğlu. Ne kadar garip ki bunlarıda yapan insandır. İyi veya kötü olmayı seçende. Onca duygu, davranış, tutum insanın ruhunda ve bedeninde vücud bulunca garipleşir. Sıradanlıkta gariptir o yüzden. Farklılıkta. İkisinin ortasında kararında olmakta gariptir. Aslında hayat değil insanlar gariptir. Hayatıda garipleştiren insanların hayatlarıdır. İnsanın dokunduğu, bulunduğu, ilişki içerisinde olduğu her şey gariptir. Bu kadar garip olan ne ki ? Diye sormayın bu kadar garip olmasına şaşırdığınız şeyde aslında bir garipliktir. Bunca garipliğin sebebini üzerimizde topladığımıza göre, bizi ve bunca garipliği yaratıp bize sebeb kılan Allah'a bolca şükür etmek lazım gelir. Mesele tamamı ile bizde her şey garip ama iyi veya kötü olmak bizim elimizde. Garip olan şey her şeyin garip olması. Asıl olan şükür ve teslimiyettir. Ötesi ondadır...

10 Şubat 2018 Cumartesi

Müslümanca Bakmak

Halil Cibran’ın en az bir kitabını okumuş olan mutlaka fark etmiştir ki, Cibran’ın aşikâr biçimde doğaya karşı bir muhabbeti ve saygısı var. Bu sebeple gözünüzün değdiği her bir satır sizi ister istemez tefekküre sürüklüyor. 

Bir elmayı elinize aldığınızda, Allah’ın bu elmayı sizin için ayırdığını, üzerinde sizin isminizin yazılı olduğunu; hatta ırgatın tohumu sizin için toprağa attığını, olgunlaştığı vakit uzatıp elini sizin için kopardığını ve ne mutlu ki Rezzak olan Allah’ın bu meyveyi sizin hânenize kadar ulaştırdığını; satır satır düşünüyor, fehmediyorsunuz.

Halil Cibran’ın Ermiş adlı kitabında okuduğum şu satırlardan sonra, artık şöyle de düşüneceğim:

Dişlerinizle bir elmayı çiğnerken ona gönlünüzden deyin ki:

‘’Tohumların benim bedenimde yaşayacak ve geleceğin tomurcukları benim yüreğimde çiçek açacak.

Rayihân benim nefesim olacak, birlikte sevineceğiz bütün mevsimlerde.’’

Ne güzel satırlar ve yine ne güzel seslenişler öyle değil mi? 

Yaşamın müslümancası olduğu gibi, eşyâya bakışın da müslümancası vardır. Bu bakış, diğer bakışlardan ayrılan şuurlu bir bakıştır. Dağları ve toprakları gördüğümüzde, ısrarla ve usanmadan bir kıyıma uğrattığımız şu yeşilliklerde koşturmanın 30 sene sonra doğacak olan her bebenin hakkı olduğunu düşünmek mesela; şuurlu bir bakıştır. Bu yüzden sabırla ve inatla belirtmeli ki; Kâinata ve eşyâya Müslümanca bakmak, bakışların en iyi niyetli, en güzel olanıdır. Şuurlu bir bakış, bakışların aliyyü'l âlâsıdır.

26 Ocak 2018 Cuma

Kalp Kırmamak

Kalp kırılır yen içinde kalmaz. Vücuda yayılır. Bugün insanların çoğunun kalbi kırık. Ve öyleki vücuda yayıylan yen zehirleyecek nitelikte. Bunca acıyı sırtlayan bu bedenlerin ömür vadesi kısalmaya devam ediyor. Vadenin dolmasına doğru giden ömrün, zamanın geriye gelmeyeceği aşikar. Ama bunca acı, zulüm, sömürü ve batıl düzen yanına kar kalıyor dünyanın. Yalan dünya diye boşa demiyoruz ama biliyoruz ki bu kötülüklerle beraber oda yok olacak. He iyilikler mi ? Eğer layığı ile yaptıysak yanımıza kar kalacak. Ama meselemiz kırılan kalpler. Kırılan her şey acı verir. Ya batar ya keser ya da ne bileyim işte. Sonuçta kötülüğün sonucunda olan bir durum değil mi ? Hani biraz genelleyici oldum gibi ama bu da benim tarzım galiba. Birey yönü ile de kalp her noktada kırılabilir. Narindir. Dikkat etmeli. Çok noktalarla kesiyorum cümleleri. Eğer uzatırsam istemeden olsa kalp kırabilirim belki. Aman olmaz olsun o yüzden. Kalp sadece kan pompalanan bir organ değildir bu yüzden. Kalp kırıklıkları, her bir parçası birleştirmesi çok zor olandan. O yüzden 2 düşünüp bir söylemeli veya 2 düşünüp bir yapmalı. Nabza göre şerbet verme meselesi bu durumda pek tutacak bir strateji değil. Doğru olan ne ise, o anda yapılması gereken şey en güzeli ise o yapılmalıdır. Köprüden geçene kadar olmamalı ilişkiler hep bir menfaat gizlememeli içinde. İşte bunlar hep derin kalp kırıklığına vesile olacak şeyler bilinmelidir ki derin yaralar da geç kapanır. O kadar çok kalp kırılmasına vesile olan durum varki saymakla bitmez ama insanın kendi kabesi olan kalbi yıkmamak gerek buda bir gerçek. Reelpolitik olmaya gerek yok, sevelim ve sevilelim gerisi gelecektir. Bizede müsade....

18 Ocak 2018 Perşembe

Mutlu Olmak Üzerine Deneme



Selamunaleyküm gençler nasılsınız? İyisiniz iyi. Seviyorsunuz bu hayatı. Ben de sevmeye çalışıyorum bakalım. Bazı insanlara rağmen sevmeye çalışacağım, siz de öyle yapın.
İnsan mutlu olmalı. Derdin iyi geldiği nerede görülmüş ki? Derdi olduğu için daha kaliteli bir hayat süren kimseyi görmedim, görememde. Şimdi ters anlayan bir arkadaş olacaktır onlara açıklayayım. Gerektiği kadar dert insana zindelik verir, yarına kalkmak için bir sebep, yaşamak için bir  neden verir. Benim kast ettiğim şey bu değil, diğer türlü dert. İnsanı üzen dert.
Mutlu olmalıyız, yüzümüz gülmeli, somurtan insanlardan olmamamız gerekli. Hepimiz protonu biliriz, pozitif yüklü bir atom parçacığı. Gerekirse proton olacağız etrafa pozitif yüklü saçacağız. Çünkü başka türlü bu hayat bize hapis olur.
Kendimden bahsedeyim. Ben yukarıda bahsettiğim gibi proton gibi sürekli pozitif olan bir insan değil de elektron gibi negatif olan bir insanım. Negatif olmanın, morali bozuk olmanın çok zararını gördüm ve hala daha görüyorum. Bunu sadece ben değil etrafımda görüştüğüm insanlarda da gözlemlediğim bir şey. İnsanın kafasına taktığı bir şey, yürürken takılıp yere düştüğün taştan daha çok zarar veriyor. Taşın seni düşürüp canını yakması bir, bilemedin iki saat sürerken, kafana takıp üzüldüğün şey sana bir ömür boyu nefes aldırmayabilir. Aldırmıyor da arkadaşlar, emin olun aldırmıyor.
Klasik olacak ama bardağın hep dolu tarafından bakmaya çalışmalıyız. Bardağın yarısının dolu olması, diğer yarısının boş olduğu gerçeğini değiştirmez ama bu boşluk bize üzüntü vermek yerine umut vermeli. Gökyüzünden gelen bir yağmur ile veya bizim çabamızla cami şadırvanın soğuk suyu ile dolacağına dair umudumuz olmalı. Oldu da dolmaz ise moralimizi bozmaya gerek yok, bizim hala yarısının ağzına kadar dolu bir bardağımız var.
Yani yapmamız gereken şey güzel görmek, güzel düşünmek, güzel düşünen insanların yanında bulunmak. Bunu ben demiyorum, Said Nursi diyor. Felaket tellallığı yapıp kendisinin ve etrafındaki diğer insanların umudu kıran, moralini bozan insanların yanında bulunmamak gerek. Bu tip insanlar kendi içinde bulundukları karanlığa diğer insanları da çekmeye çalışırlar. Onların bilmedikleri şey her mağaranın bir çıkışı, her savaşın sonunda da bir zafer olduğudur. Unutmayın ki yenilgiler zaferlerin taksitleridir. Mesela bunu da Jacob Riis diye birisi söylemiş. Galiba önceki insanlar bizden daha umut sahibi, mutlu insanlarmış.
Neden mutlu olmasınlar ki? Ellerinin altında sürekli başkalarının mutluluklarını gösteren bir alet mi varmış? Yâda akşam karşısına oturduklarında o gün ölen insanları gösteren bir kutu varmış evlerinde? Yokmuş. Bütün dünyaları evlerinden çıktıklarında akşam ezanına kadar gidip gelebilecekleri yerler kadarmış. Ne kadar az insan tanımışlar, ne kadar az şey görmüşlerse o kadar çok mutlu olmuş bu insanlar. Şuan bu kelimeleri okuyan insan peki sırf bugün kaç insanın düşüncelerini, kendi düşüncelerine kattı? Kaç insanın kendisinin yaşamaktan eksik kaldığı bir şey yüzünden veya evindeki aptal kutusundan kaç insanın öldüğünün sayısını duyduğu için morali bozuldu? Fazla mı abartıyorum? Belki, ama gerçek olmadığını da inkâr edemeyiz.
Elimizdeki cihazlar bizi mutlu etmiyorsa aksine daha da fazla üzüyorsa kullanmamalıyız. Daha fazla insan tanımak bize ağır geliyorsa tanımamalıyız. Akşam haberleri izlemek bizi üzüyorsa izlememeliyiz. Gerekiyorsa kaçmalıyız. İkinci bir hayatımız yok ve var olan hayatımızı, yani şuan yaşadığımız hayatı, iyi geçirmek, mutlu anılarla doldurmak zorundayız. Ne kendinize, ne başkasına bu konuda eziyet etmeyin. Oyunun sonunda yalnız kalacaksınız ve bütün zararı yine kendiniz göreceksiniz. Elinizdeki şansı iyi değerlendirin.

İyi akşamlar arkadaşlar.

11 Ocak 2018 Perşembe

Doğru Yaşamak

Hayat acısı, tatlısı, gerçekleri ile gözler önünde ve an ve an yaşanıyor. Gecesi, gündüzü peşi sıra. Kapılmamak elde değil ama güzel olanı tadında bırakabilmek. Yani işin açıkcası nefis taşıyoruz fazla köreltip nirvanaya ulaşıcam derken bünyeye zarar vermeyelim. Bunu içinde başta birey olarak ve ardından toplum olarak aşmamız gereken duvarlar var. Birey bazlı ilerliyecek olursak kişi kesinlikle salt gerçekçilik putunu yıkmalı. Çünkü bu hayatta mucizelerede yer var. Yani doğru bile olsa zor olduğu için tercih edilmeyen olmasına ihtimal dahi verilmeyen şeyler doğru olduğu için tercih edilmeli. Çünkü doğru olan bir şey batıl olmadığı müddetçe (asılda batıldan tarafta bunu anlayabilse) herkesin faydasına olan bir durumdur. Birey bazlı yıkılan salt gerçeklik tabusu toplumada sirayet eder fazla gerçeklik iyi değil çünkü manevi olan şeylerde hali hazırda hayatta yer edinmiş durumda. Temelde bireyden yıkılan bu tabu toplumuda yönlendireceği kanatimdeyim. Aksi takdirde alacağımız ve aldığımız kararların ne kadar sığ ve dünyevi yaşayış üzerine olduğunu anlayacağız. Bu yüzden terazinin iki kefesi var biri dünya diğeri ahiret. Ve bu yüzden ölçülülük önemli ister birey bazlı karalarda, ister toplumsal bazlı kararlarda, ister siyasette,ister eğitimde bu çok önemli bir tutumdur. Bakın göreceksiniz ölçülü oluşunuzla dengeleri yeniden sağlayacak ve dünya ile ahiret arasındaki kefede ölçüyü tutturacaksınız. Dünyadan ölçülü olan bu kefe ahirette ahireti kurtaracak tarafa eğilimli olacak ne kadar eğilimli olacağıda sizin ne kadar itidalli ve ölçülü olmanıza bağlı. Evet gerçekler var ama bu bizi yıldıramaz çünkü doğru olan hayal bile olsa hiç gerçekleşmemiş dahi olsa yapılmalı yapılmalı ki bu denge kurulabilsin. Yıkılmaya meyilli olmak kaybetmektir. Ne mutlu dengeyi kurabilene. Her alanda itidal her alanda ölçülülük tek şiarımız olsun. Canımız sağolsun.

5 Ocak 2018 Cuma

Hiç Oralı Değildim Hiç de Oralı Olmayacağım

Bir rüzgar esiyor. Mevsim kış. Rüzgarından belli mevsimi sert ve can yakıcı. Herkes herkes olmuş. Farklı şeyler beklerken hep aynı cevapları almak yakıyor. Böyle boğazdan başlayıp karına ordan bütün vücudu sarıp sarmalıyor. Sizede olmuyor mu ? Derde derman olacak kişileri arayıpta bulamadığınız zamanlar. Bazen yok oluyorlar. Belkide hiç karşımıza dahi çıkmamıştır. Çoğu kez yaptığımız şey belkide iç dökmektir. İnsan kapalı kalır mı öyle manasızca. Yürekler daralıyor, akıllar tutuluyor. Nefesler sayılı alıp verirken bedenler kala kalıyor oldukları yerde. İçime sığmayan bir şeyler var benim. Anlamlı anlamsız. Gel gitler var, istikrarsız bazı meseleler var. Bazen sonra devam ederim diye yarıda bırakabiliyorum. Görmezden geliyorum, düşünmüyorum. Düşünsem heralde kapatılırdım bir yerlere. Derdi verenin dermanı imtihan ettiği vakitlerde, ben şükür ettim. Belkide bu beni rahatlatıyordur. Yoksa dedim ya bir yerlere kapatılırdım. Ümit variyim ama herkesin herkes olması çözüm için çabalamaması canımı sıkıyor. Sıradanlaşmak, bizi yakacak ateştir. Kendimizi kandırmaya başlamak ise diri diri gömülmektir toprağa. Yanlış anlaşılmasın bu kişisel hayattada böyledir, sosyal olarak nitelendirdiğimiz hayattada. Biz bu oyunu bozarız. Sinirim buna yeter eminim. Hiç oralı değildim, hiç oralı da olmadım olmayacağım. Buda kayıtlara böyle geçsin.